Yokluğun Varlığı (Yalnızlık 2. Bölüm)

 

Masmavi gökyüzünden gözlerini alamadı. Semaya gözlerini diktikçe mavilik yerini karanlığa bıraktı. O zaman dilek boynunu büktü. Karanlık yutuyordu onu. İç âlemindeki belli belirsiz soruların cevaplarını kendince verdi; ama tatmin olamadı. Aşağı olan bedeni yüksek olan ruhuyla hiç anlaşamıyordu. Bedeniyle ruhun kardeşliğini nasıl ilan edebilirdi. Neden bu his karmaşası kendi benliğinde mevcuttu. Bir an olsun kendi sorgulamalarının durmasını istedi. Aklının sürekli sorduğu soruların artık susmasını istedi. Aklının onunla oynamasından sıkılmıştı. Aklı bembeyaz gerçeklerin üzerini kara bir çarşafla sinsice gizliyordu. Gerçeği bulmaması için alicengiz oyunu oynuyordu. Kendisiyle aklının küsmesini istedi. Akıl kuşunun pilotluğundan yoruldu. Artık semaya başka bir şekilde çıkmalıydı.

İçimde büyüttüğüm çocuk şimdi doğdu. Adı yalnızlık. Yalnızım bu yolda hiç kimsecikler yoktu ki yanı başımda. Yalnızlığın sesleri geliyor sürekli kulağıma. Yalnızlık çocuğunu uyutmak için ne kadar ninniler söylesem de boş susmuyor, sürekli ağlıyor. Yalnızlık çocuğuyla göz göze geliyorum. Gözleri içime tertemiz duygu yağmurlarını yağdırıyor. Temiz duygular insanı güzelde sabit kılmıyor. Yalnızlık nede olsa çocuktu. Yalnızlık, mecaz bataklığında dipsizin sonunu bulmayı istemekti. Yalnızlık yanı başındaki solukları duyamamaktı. Herkes yanından hızlı adımlarla geçerken can, adımların arasında çehrelerin arasında çehresiz ve yalnız olduğunu hissetti. Kalıbının içindeki bir diğer canla yalnızlığın iğrenç bataklığından kurtulmak istiyordu. İstek dilek kuşuna can verdi. Dilek kuşu uçup gitti gidilecek yere.
Bunları düşünürken can, bir taşa ayağı çarptı. Ayağının acısını en derinden hissetti. Yürüyemiyordu çünkü her şeyi incitiyordu. İncinmek istemeyen her şeyi incitiyordu. Ona tüm âlem çocuklar gibi dargındı. Her gördüğünün gönlünü almak istiyordu. Her gönlün ona kollarını açmasını istiyordu ama olmuyordu. Gözleri ile yuvarlanan taşa baktı. Bu sözleri içinden geçirirken… Taş dillenmişti.
— Dışı içine perde olan! Benden ne istersin. Nedir derdin neden adımını attığın yeri görmezsin, bastığın incittiğin gönülleri bilmez misin? Her gönül’e basıp da geçersin, taş da olsam sertte olsam kırmak değil, vurmak değil, sevmek gerekmez mi? Her gelen bakışlarımda ki sertliğe dışıma baktı içime bakan olmadı. İçimin yangını gören göz olmadı. Sen gören göz olda incitme gönülleri. Dışa bakıp içi suçlama. Kabuğu yüzünden içindekini yok sanma. İç içeride olan ateşi. İç içerde zehirde olsa içindeki petek de bal olur. Bal şifadır hasta gönüllere.

—Yüreğindeki taşı kırmak isteyen! İnan sana basmak değildi dileğim. Gözüm kör, gönlüm kör, aklım kör. Diledim dilenci gibi. Dilek kuşum gitti bilmiyorum nereye gitti.

—Dilek kuşunu meleklerin nefesiyle uçuran! Dilemek sahip olandansa değerlidir. İçinde büyüttüğün her istek yeni vesveseler doğuruyorsa yüreğinde. İsteklerden arınmak gerek. İsteksizlik iksirini içmek gerek.

—Dilek kuşunu kötü zanla vuran! Bu nasıl bir yalnızlık ki sorulara verilen cevap yine soru. Oyun içinde oyun vardı. Bu oyunlara oyuncak oldum. Oyuncakları yapan beni sorulara mı oyuncak yaptı. Senin gibi bir taş beni nerden anlasın. Karanlık karanlığa aydınlık verir mi? Tabip yoksa iki hasta birbirine derman olur mu? Sen burada yanındaki taşlarla, ağaçlarla, toprakla sırt sırta vermişken. Yalnızlığın bağrındaki iniltimi nerden bileceksin.

—Yüreği sonsuzun iki parmağı arasında yumuşayan! Soruların cevabı soruların tam yanı başındadır görebilene. Unutma! Öyle kayalar var ki içinden nehirler fışkırır ve öylesi de var ki yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da varlık sebebinin korkusuyla yerinden kopup aşağı yuvarlanır.

—Yüreği kararsızlık bataklığında çırpınan! Boynunu büktü yüreği bu taştan daha sertti. Yüreğinin bir demircide kor ateşle yanması gerekti. Nerden bilebilirdi demirciyi. Demirin demirliğini yitirdiği isimlerin sıfatlarından kurtulduğu yerdi bu ateş. Sordu can taşa. Ey yüreğini sonsuzun ellerinde yumuşatan! Söyle kor ateşi nerde bulurum.

—Yüreği sonsuzun sevgisiyle yanan! Tebessüm ederek dumanın tüttüğü yerde bulursun dedi.
Aşk ateşinin dumanı insanın aklını başından alır. Aklını zehirler öldürür. Akılsız eder. Canana akılla da varılmaz.

Canın içindeki zifiri karanlığa neden olan bu yalnızlık hissiydi. Yalnızlık onun sorgulamalarını daha da perçinlemişti. Yalnızlık içinde ki acıydı sevinçti her şeydi. Hisler birbiri ile bazen kucak kucağa oturup sohbet ederlerdi. Bu samimiyetin içindeki samimiyetsizliği dıştan bakan hiçbir göz görmez. Her bakan göz onların tatlılığına cilvelerine tav olurdu. Onların hayalleri ile ömrünü geçirip dururlardı. Acısını bile tatlı iki sözle unutur giderdi. Bazen de hisler birbirleri için ölüm tuzakları kurarlardı. Bir his insanı ele geçirdi mi diğer hissin o insan üzerinde hiçbir etkisi olmaması için acımazsızca ve haince planlar yapardı. Bu nedenle hisler danışılacak kadar güvenli değillerdi. Sürekli değişen hisler, sabitlik yolunda ben yoruldum der sonra oturup kararsızlık suyunu kana kana içer ve karınları da tok olmazdı. Bu şekilde ona uyanların ömrü de biterdi.


Uğur Bozkurt

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !