Yokluğun Varlığı (Mutluluk 3. Bölüm)

 

 

Can kendi iç sesinin karmaşasındayken sustu ve düşünce denizine elbisesiz olarak girdi. Sonra en derin düşüncelerin saklandığı denizin dibine daldı. Daldığı denizde hu nefesini tuttu. Mercandan düşünceleri gördü. Onların parıltısı ve güzelliği ile büyülendi. Mercanları çıplak düşünceleri ile tutmak istedi ama olmuyordu. . Ellerinden kayıyordu. Kayan her mercanla birlikte şunu anladı. Akıl, denizin dibindeki hiçbir düşünceyi tutamıyordu ve bocalıyordu. Denizin dibi başka bir âlemdi. Bu düşünce denizinde nefessiz ve elsiz kolsuz gezmeyi öğrenmeliydi. Zaten yürüdüğü ayak da işlerini gördüğü elde bir işe yaramıyordu. Bu düşünce mercanlarını, akıl eli ile tutamıyorsa hangi elle tutacaktı. Hangi elle bu denizde yüzecekti. Bu eli bulmayı nasıl öğrenecekti. Dedi. Sonra düşünce denizinden çıktı. Elbiselerini giydi. Yoluna devam etti. O sırada sağına soluna bakıyor. Geçtiği güzel yerler fotoğrafı zihninde güzel duygular oluşturuyordu. Can yorulmuştu ve etrafına baktı. Siyah bir taş gördü ve yavaş adımlarla gitti. Sonra o taşın üzerine oturdu. Nur yüzlü aksakallı beyazlar içerisinde bir ihtiyarın onun gözlerinin içindeki el değmemiş mekânlara baktığını gördü. Bu bakış başkaydı içindeki alevden iğnelerin acılarını narkoz gibi kesmişti. Bir rahatlama olmuştu. Acılar uyuyunca can sordu:

—Siz kimsiniz?

—Ben gündüzleri endişeyle dolu geceleri ise kederle koyun koyuna yatanlarla olan bir ihtiyarım.

—Karanlık gölgelerde kendi gölgesini arayan! Can, bulmaca gibi konuşma sen kimsin?

—Karanlığı aydınlıkla boğan şehirden gelen! Şöyle dedi; yoldan geçerken seni şu siyah taşın üzerinde gördüm ve derdine derman olur muyum ümidiyle yanına geliverdim. Düşünce okyanusuna elbisenle girip ufuksuz yerlere doğru yüzdüğünü ve nefesinin kesildiğini gördüm. Her yerin hava ile dolup taştığı şu dünyada soluksuz kalmana gönlüm razı olmadı. Allah’ın gök kubbesinin altında bir insana bir soluk veririm dedim.

—Kendi cevaplarının hepsini kabre gömen! Can, bende soluksuz bir mekân arıyorum. Ama iç konuşmalarım yüreğimde ızdırap denen damarı kanatıyor.

—Bir nefesle ruhun sırlarının verildiği mekândan gelen! İnşallah ızdırabın aklını örten zekânın kabuğunu kırar. Zekâ sadece tanımlarken âlemi akıl tanımların içine nüfuz eder maddenin içindeki mana nefeslerini arar. Genç dostum.

—Soruların cevaplarla el ele tutuşmasını bekleyen! Can, kendi içsel söyleşisine bir an için geçti. Bu ihtiyar bilebilir o şehri. İçimdeki mekânsızlık hissiyatımı tatmin edebileceğim mekânı tarif edebilir.

—Ey varlık sermayesini kötülüğün eline vermemiş olan, senin adın ne?

—Kamil.

—Ey bedenin içinde mahkûm olan sen kimsin?

—Can.

—Ey yaralı kuşların kalplerini diliyle iyileştiren! Benim bir derdim var ki kalbimin mevsimleri bu dert yüzünden anı anını tutmuyor. Dört mevsimi bir anda yaşıyor sanki. Her bir dakikada değişir bir yaz bir kış birde bakmışsın ilkbahar olmuş. Kalbim ağlıyor. Bir şehirdir aradığım içinde isimlerin olmadığı renklerin kalmadığı zıtların bulunmadığı.

—Ey yüreği girift dehlizler içinde olan! Senin o hıçkırıklarının gönül mevsimlerinin her an değişmesinin bir çaresi var o şehri bulmalısın tamam ama oda yetmez orada cananı bulmalısın.

Karanlıklar içersinde elini dahi göremeyen! Sordu:

—Canan kim?

—Cananın şehrinden gelen! Senin sıcacık yaranın merhemi onda. Bir güzelliği var ki ay onun nurunu kıskanır. Onu gördüğünde yıldızlar ellerine dökülüverir sanırsın. Onun yürüyüşü sana gecenin en karanlık anında kılavuzluk eder ve gideceğin yere selametle gidersin. Onun yanındayken tek şeyi düşünürsün bu nedenle konuşmaya hiç gerek duymazsın.
—Can’ın soluksuz dinleyişi neticesindedir ki göğsü canı çıkan bir kuş misali bir inip bir çıkıyordu. Anlat karanlığımı dilinle biraz daha aydınlat.

—Cananın nefesi devam etti. Hayat, peçesini onun yanında kaldıracaktır. Sırlar dökülüverecektir cananın meydanında.

—Şaşkınlık okyanusunda bocalayan! Bu sözleri duyduğunda merakı daha da artmış kederin soluduğu havanın sıcaklığını daha derinden hissetmişti ensesinde. Anlat dilin aydınlatıyor en derin karanlıklarımı.


—Yüreği sonsuzun nefesinde ısınmış olan! Ruhumuza aşk desenlerini nakış nakış işleyen nakkaştan, kâinatımızın kara deliklerini güneşten gömleklerle örten sırdan, iç sesimize sürekli kulak veren sedadan kabadayı nefsimizin ipini elinde tutan iradeden, elest de tomurcuklarımıza bir bakış isabet etti. Cesedimiz bir anda canlandı. Sır verildi canımıza. Sonra bir anda sıramız geldi. Tiyatro sahnesindeki rollerimizi oynamaya başladık. O an verildi bizlere hasret sütü. Emdikçe o memeden daha da acıktık. Aç kaldık, geceler boyu. Yalnız başımıza gönül okyanusunda, duygu gemisiyle yollar kat ettik. Gezdik gönlümüzde, başka gözlerle. Yol azığı bildik muhabbeti, sevgiliyle. Bazen de deli bir kurşun olduk, nişansız gittik, gidilene. İşin kısası canan o şehrin anahtarıdır. Canan o şehrin tam göbeğinde oturur. Onsuz o şehre giremezsin onu düşünmediğin her an o şehirden fersah fersah uzaklaşırsın. Her an hatırında tutmandır yüreğindeki en derinden hissedişlerdir o şehrin eşiğine seni götürecek olan. Cananı düşünmen her an senin karanlık gönlünü aydınlatacak ve rehberin olacaktır. O öyle bir nurdur ki yıldızları avuçlarında taşımak gibidir. Yıldızlar ne gece ne de gündüz sönerler. Sadece sen düşünmeyi unutunca sönerler.

—Can şöyle dedi: Ey derin kavrayışa sahip olan! Senin bu sözlerin cehennemin çukurlarında yanan yüreğime serin sular serpiştiriyor. Hani kaktüsler vardır, dışında da dikenler… İçinde billur sular var. Senin sözlerin senin ellerin o şehrin içindeki güzelliğin memba’ından beslenmiş. Dudaklarından billur bir su akıyor annemin sütü kadar tertemiz. Nasıl ki annemin sütü bana helal senin sözlerinde bana helal onları içmeliyim hem de kana kana.

—Olgunluk meyvesinden yiyen! Şefkatsiz bir annenin sımsıcak bağrında buz gibi keser yürek ve ruhu acıkır bebeğin. Şefkattir sana Burak. Şefkattir seni kanatlandırıp o şehirde cananın yanı başına götürecek olan. Şefkattir sımsıkı yumrukları açan. Yürekleri açan odur. Yüreğindeki avuçları kapama ne olur. O an gönlün atacaktır tüm yükünü, gözyaşlarınla. Gözyaşın ab-ı hayat suyu olacaktır, dertlilere. Gözyaşın puttan yüreklere İbrahim’in baltası olacaktır. Kıracaktır tüm duygu tağutlarını. Gözyaşın atacaktır kötülüğü kendi şehrine. Sonra alacaktır iyiliği kendi şehrine, senin şehrine. Gözyaşın alacaktır ahını aşksızların berzahından ve kahredecektir aşksızları ansızın. Gözyaşın yastığını ıslatırken karanlıklarda, hiç üzülme, ruhun çıkacaktır aşkın miracına. Sorarken kendi kendine AŞK nedir? AŞK kimedir? AŞK nedendir? Niçindir? Nasıldır? AŞK ne işe yarar? Aslında aşkın sorularının değil sorunlarının olduğunu anlayacaksın. O Aşkın seni cananın şehrine götürecek kızıl bir gül olduğunu anlayacaksın. Aşkı sorular da aramanın gereksizliğini hissedecektir yüreğin. Emanet duygularla, emanet kelimelerle, emanet bir cesetle anlaşılmayacaktır aşk. Şahittir duygular; şahittir harfler, kelimeler, cümleler. Şahittir cesedin. Şahadet edecektir tüm azaların, âşık olduğunu. Aşksızlığın bataklığında boğulurken yürekler, sen can olup atacaksın el. Aşığa maşuk gerek. Âşık ol ki maşuku bulasın. Hasta ol ki derman bulasın. Derman bul ki şifa olasın.

— Aşkı bekleyen! Kor ateşin dumanının tüttüğünü gördü atıldı söz meydanına. Aşk okyanusunda hüzün gemim, ümitsizlik kayasına çarptı. Hasret kapısı, sır taşına takıldı. Mutluluğun yağız atı, korku tümseğinde canı dudağına gelip tıkandı. Akıl kuşu bir vesvese dağında kaldı. Gel çıkar beni bu kelimelerin mahkûmiyetinden, kötülüğün bataklığından. Hayallerimi okşayan bir çölde o şehri bulmak istiyorum. Cananın gittiği yollardan geçip o şehirde cananı bulmak istiyorum artık. Ayaklarımı bastığım her mekânda, kaktüsler var etrafımda. Batıyor. Biliyor musun? Cananın nefesi! Bu dikenler ayağımı değil ruhumu kanatıyorlar. Her gittiğim mekâna kandan izler bırakıyorum.

—Meleklerle dudaklarını ıslatılan! Gözlerini semaya dikerek sen bu acıyla feryat-ı figan edip, su diye ağlarsan, sema gözyaşlarını döker, rahmet saçılır tüm bereketiyle ruhuna. Kaktüsler açılır içinde hayat veren, içinde ıstıraplarını dindiren, mutluluk suyunu tattırınca mutluluk ile göz göze, diz dize, nefes nefese geleceksin. Mutluluğu soluyacaksın. Mutluluk ile soluklanan yüreğinde huzura kapılarını sonuna kadar açacak.


Uğur Bozkurt

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !